Türkiye, İkinci Ulusal Katkı Beyanı (NDC 3.0) ile 2035 yılı iklim hedeflerini dünyaya ilan etti. Önümüze konan belge; yeni stratejiler, eylem planları ve en nihayetinde 2025 tarihli bir İklim Kanunu ile desteklenen "kapsamlı" bir çerçeve sunuyor. Hedef: 2035'te emisyonları 643 MtCO2e eşdeğerinde sınırlamak.
Rakamlar resmi. Stratejiler iddialı görünüyor. Peki, bu hedefler 1.5°C hedefi için yarışan dünyada bizi "lider" mi yapıyor, yoksa "geriden takip eden" mi?
“Mühendis” olarak rakamlarla konuşmalıyız, ancak “Çevresel Perspektiften” o rakamların kimin hayatında neye mal olduğunu sormak zorundayız. Bu belgeye üç kritik mercekten bakacağız: Hedefin kendisi, vaat edilen Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) ve en önemlisi "Adil Geçiş" ilkesi.
1. Muamma: "Hırslı Hedef" mi, "Şişirilmiş Baz Senaryo" mu?
Belge, 2035 hedefinin (643 MtCO2e), "olağan akış senaryosuna" (BAU) kıyasla 466 Mt CO2e bir azaltım anlamına geldiğini söylüyor. Ve bunun "ulusal koşullar altında mümkün olan en yüksek hırs seviyesi" olduğunu iddia ediyor.
Burada durup sormak zorundayız: Referans aldığımız bu "olağan akış" nedir?
Dokümanın kendisi, bir önceki BAU senaryosunun 2012 verilerine, mevcut olanın ise 2018 verilerine dayandığını belirtiyor. Bir "BAU" senaryosunu ne kadar karamsar (yani yüksek emisyonlu) çizerseniz, ondan yaptığınız yüzdesel azaltım o kadar "hırslı" görünür.
Asıl soru şudur: 643 MtCO2e emisyon, Türkiye'nin 2053 net-sıfır hedefiyle uyumlu bir yola girdiğini mi gösteriyor? Yoksa bu hedef, bizi 1.5°C rotasından uzaklaştıran, fosil yakıt bağımlılıklarını yavaşlatan ve gerçek dönüşümü erteleyen bir "konfor alanı" mı yaratıyor? Bilim "ihtiyaç duyulanı" söylerken, biz "ulusal koşullar" diyerek ne kadar geri kalabiliriz?
2. Piyasaya Güven, Doğaya Güvensizlik: ETS Kimin İçin?
Çözüm olarak sunulan en somut araçlardan biri: İklim Kanunu ile yasal zemini hazırlanan ulusal Emisyon Ticaret Sistemi (ETS).
Belgeye göre bu sistem, emisyon yoğun sektörler için bir planlama aracı olacak ve elde edilen gelirler "düşük karbonlu yatırımlara ve adil geçiş tedbirlerine" yönlendirilecek. Kulağa harika geliyor.
Peki ya gerçekler? Türkiye emisyonlarının yaklaşık yarısından sorumlu olan 800'den fazla tesisin dahil olacağı bu sistemde "tavan" (cap) ne olacak? Emisyon izinleri nasıl dağıtılacak?
En büyük korkumuz şu: ETS, en çok kirleten enerji ve sanayi devleri için bir "kirletme hakkı satın alma" mekanizmasına dönüşür mü? Karbonu azaltmak yerine, karbonu fiyatlandırarak maliyeti tüketiciye, yani halka mı yansıtacaklar? Bu gelirin nereye harcanacağına kim, ne kadar şeffaf karar verecek?
ETS, eğer doğru kurgulanmazsa, doğayı değil, kirleten şirketlerin bilançolarını kurtaran bir muhasebe oyununa dönüşür.
3. "Adil Geçiş": Slogan mı, Sosyal Güvence mi?
Ve en kritik nokta: "Adil Geçiş". Doküman, iklim eylemlerinin "eşitlik, iklim adaleti, katılım, sürdürülebilirlik, şeffaflık, adil geçiş" gibi temel ilkelere dayandığını gururla belirtiyor. Kadınlar, çocuklar, KOBİ'ler gibi özel ihtiyaç sahibi gruplara yönelik tedbirlerden bahsediliyor.
Ancak "Adil Geçiş Stratejisi" (şu anda hazırlanmakta olan) bir belgeden ibaret olamaz.
Dönüşüm kaçınılmaz. Ancak bu dönüşümün faturasını, iklim krizinde en az payı olan ancak krizden en çok etkilenen yoksul mahallelere, tarım işçilerine, küçük işletmelere ve kadınlara kesemeyiz. Plan bunu bildiğimizi gösteriyor evet. Ama yeterince somut tedbir söz konusu mu ayrıca tartışmamız gerekecek.
Eylem Çağrısı: Niyet Değil, Eylem ve Adalet!
Evet, bir İklim Kanunumuz var. Evet, 2035 için bir hedefimiz var. Bunlar önemli adımlar.
Ama yeterli değil.
Bizler; mühendisler, danışmanlar, aktivistler ve bu topraklarda nefes alan vatandaşlar olarak, bu niyet beyanlarının ötesine bakmak zorundayız. Nedir bunlar?
Belge, hedeflere ulaşmak için uluslararası finansman, teknoloji transferi ve kapasite geliştirmeye ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor. Bu bir haklılıktır, ancak bir "mazeret" olmamalıdır.